
Narsizmin Hâlleri
Bir toplantıdaydım. Konuşmacı sunumunu bitirdikten sonra sorular alınıyordu. Bir dinleyicinin sorusuna verdiği yanıt ise suskunluktu. Oysa susmak bazen son derece narsistik bir tavır olabilir. Konuşmacı yanıt vermeye tenezzül etmiyordu. Bu anormal durum, daha önce sorulara yanıt verilmiş olması nedeniyle, soru soranda bir yanlışlık yaptığı duygusu yarattı; adeta suçlu ve mahcup bir konuma düştü. Bu tür sahnelere sıkça rastlarız (mesela televizyonlarda). İnsanlar bazı soruları yanıtsız bırakarak kendilerini üstte konumlandırır; hatta susarak cevap verir ve böylece aradaki eşitsizlik mesafesini daha da açmaya çalışırlar. Buradaki suskunluk manipülatiftir; çünkü narsistik özne, susarak karşısındakini zorda bırakır. Suskunluk araçsallaştırılır. Yaşanan şey, küçük ölçekli bir iktidar gösterisidir. Bu anlamda, mini bir “faşist an”dan söz edilebilir: İnsan varlığının görmezden gelinmesi, yok sayılması… Sorulan soruya susarak, soru soran adeta yokmuş gibi muamele görür. Belki konuşmacı narsistik bir kişilik değildir; ancak o sahnede belirgin bir narsistik hâl ortaya çıkar.
Psikanalist Heinz Henseler (Narzisstische Krisen=Narsistik Krizler, 1990), insanı en derinden yaralayan deneyimlerin narsistik incinmeler olduğunu söyler. Bu nedenle narsistik incinmeyi unutmak son derece zordur. Narsist özür dilemez; çünkü hata yaptığını kabul etmez. Özür dilemek, hatanın itirafı anlamına gelir ve kusursuzluk imgesini zedeler. Bu yüzden özür, zayıflık olarak görülür. Ben’in (egonun) gücü, özür dilememekte aranır. Oysa her insan narsistik incinme yaşar ve zaman zaman narsistik tepkiler verebilir. Ancak bu tepkiler, genellikle belirli alanlarla sınırlıdır. Narsistik yapılanmada ise tepkilerin büyük kısmı bu eksende gelişir; çünkü başka, daha esnek ve insani tepki biçimleri yeterince gelişmemiştir.
Reinhard Haller, narsistik gereksinimin özünde bir güç gereksinimi olduğunu belirtir. Narsist için güç, başkalarına istediğini yaptırabilme; ötekinin iradesini kırabilme kapasitesidir.
İzindeydim… Bir trafik kazasına tanık oldum. Kazaya karışanlardan biri diğerini dövmeye çalışıyordu. Arabasıyla neredeyse fetişistik bir ilişki kurmuş gibiydi. Sanki Ben’in (egonun) sınırlarını genişletmiş, arabayı kendisine katmıştı. Artık araba yalnızca bir nesne değil, kişiliğinin bir uzantısıydı. Bu nedenle kavga ettiği şey aslında araba değil, kendisiydi. Bazen arabalar fallik sembollere dönüşür; rekabet, hız, güç ve gösteriş bu nesneler üzerinden sahnelenir. İyi şoförlük, trafiğe uyum sağlamakla değil; narsistik bir övünme hikâyesine dönüşür. Böylece gündelik hayatın sıradan sahneleri bile narsizmin sahnesi hâline gelir. Narsisizm, yalnızca kişinin kendini sevmesi değil; dünyayı kendi uzantısına dönüştürme çabasıdır da.
Mağdurların narsizmi
En başta şunu belirtmek isterim: İnsanların yaşadıkları gerçek acılar ve olumsuz deneyimler yanında burada yazdıklarımın önemsiz, hatta tali görünebileceğinin farkındayım. Bir mağdurun yaşadığı somut acının yanında bu tür analizler cılız ve yetersiz kalabilir. Ancak bir psikanalist olarak bir olguyu incelerken, onun yalnızca görünür ve doğrudan boyutunu değil, aynı zamanda daha az konuşulan, daha örtük işleyen yanlarını da dikkate almak gerekir. Bir olayı bütünlüklü kavramaya çalıştığımızda, bu tür “yan” görünen dinamikler de analizin parçası haline gelir. Hiç kuşkusuz bir mağdur için belirleyici olan şey, yaşadığı mağduriyetin kendisidir. Bu tartışma, o acıyı küçümsemek ya da değersizleştirmek anlamına gelmez. Ancak buna rağmen, bazı durumlarda insanların yaşadıkları acı ve mağduriyet üzerinden narsistik bir pozisyona yerleşmeye çalıştıklarını da gözlemleyebiliriz. Bunu basit bir örnek üzerinden düşünelim: İki kişi ameliyat deneyimlerini anlatıyor. Biri, geçirdiği mide ameliyatının ne kadar zor olduğunu, iyileşme sürecinin ne kadar uzun sürdüğünü dile getiriyor. Diğeri ise onu dinlerken, onun acısını küçülterek kendi yaşadığını büyütmeye yöneliyor: “Seninki ne ki? Benim ameliyatımda 12 dikiş vardı.” Burada açıkça görülen şey, acının paylaşılmasından çok, acı üzerinden bir hiyerarşi kurulmasıdır. Yani mesele artık “kim ne yaşadı?” sorusundan çıkar; “kimin acısı daha büyük, daha değerli?” sorusuna dönüşür. Kişi, kendi acısını büyüterek daha fazla ilgi, daha fazla tanınma ve daha fazla önem talep eder. Bu durumda acı, yalnızca yaşanan bir deneyim olmaktan çıkar; aynı zamanda bir konum üretme aracına dönüşür. Her iki kişi de gerçekten acı çekmiştir. Ancak bu acı, paylaşılmak yerine karşılaştırılır; anlaşılmak yerine yarıştırılır. Tam da burada mağduriyet ile narsistik yatırım arasındaki ince çizgi belirir. Acı, bir yandan gerçek ve inkâr edilemezdir; diğer yandan bazı durumlarda, öznenin kendisini konumlandırdığı, değer kazandığı ve tanınma talep ettiği bir zemine dönüşebilir. Mağduriyetin tanınması ve çekilen acının görünür kılınması, mağdur için çoğu zaman bir merhem işlevi görür. Tanınmak, anlaşılmak ve görülmek, iyileşmenin önemli bir parçasıdır. Ancak bu tanınma, bazı durumlarda araçsallaştırılabilir. Kimi insanlar, yaşadıkları mağduriyetleri yalnızca ifade etmekle kalmaz; onları bir tür narsistik sermayeye dönüştürür. Bu durumda mağduriyet, iyileşmenin değil, konum kazanmanın ve bu konumu sürdürmenin bir aracına dönüşür.
Acı iyileştirebilir; ama aynı zamanda iktidar da üretebilir.
Günümüzde neredeyse her gün bir “anma günü”ne karşılık gelir: Öğretmenler Günü, Dünya Kadınlar Günü… Bu günlerin her biri belirli bir tarihsel bağlama, bir başlangıç anına ve çoğu zaman bir mağduriyet deneyimine dayanır. Bu nedenle bu günler yalnızca kutlama değil, aynı zamanda hatırlama günleridir. Ancak bu hatırlama pratiği, yalnızca geçmişin acılarını görünür kılmakla kalmaz; aynı zamanda o günde belirli kimliklerin öne çıkmasına da imkân tanır. Anılan grup, o gün içerisinde görünür olur, dinlenir ve tanınır. Bu tanınma ise yalnızca sembolik değildir; aynı zamanda bir değer üretir. Tam da bu noktada bir gerilim ortaya çıkar: Mağduriyetin hatırlanması ile mağduriyetin kimliğin merkezine yerleşmesi arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Çünkü tanınma, dikkat ve ahlaki meşruiyet sağlayan bu konum, bazı durumlarda korunmak istenen bir statüye dönüşebilir. Bu durumda mağduriyet, yalnızca geçmişte yaşanmış bir deneyim olmaktan çıkar; bugün de yeniden üretilen ve dolaşıma sokulan bir anlatıya dönüşür. Kişiler ya da gruplar, bu anlatı üzerinden kendilerini konumlandırır, görünür kılar ve kimi zaman bu konumdan elde edilen değeri sürdürmeye çalışır. Bu bağlamda, mağduriyetin narsistik yatırımlarla kesişebileceğini söylemek mümkündür. Çünkü toplumsal dikkat belirli bir kimliğe yöneldiğinde, bu dikkat yalnızca tanınma değil, aynı zamanda bir özdeğer kaynağına dönüşebilir. Mağduriyet, bu durumda yalnızca bir kayıp değil; aynı zamanda bir güç ve meşruiyet zemini haline gelir.
Bu dinamiğin siyasal düzlemdeki en çarpıcı örneklerinden biri Erdoğan’ın geçmişte yaşadığı hapis deneyimidir. Kuşkusuz bir insanın tutuklanması ya da hapis yatması ne bir tatil ne de bir festivaldir. Ancak her olumsuz deneyim otomatik olarak travmatik değildir. Erdoğan’ın hapis süreci de psikolojik anlamda zorunlu olarak “travma” kategorisine yerleştirilebilecek bir deneyim değildir. Buna rağmen bu deneyim, zamanla güçlü bir mağduriyet anlatısına dönüştürülmüştür. Bu anlatı, yalnızca geçmişte yaşanan bir olayın hatırlanması değil; aynı zamanda yıllar boyunca yeniden üretilen bir siyasal mitolojiye dönüşmüştür. Erdoğan, bu mağduriyet anlatısını bir kayıp olarak değil, bir kazanç olarak işlemiş; bu anlatı üzerinden meşruiyet üretmiş, destek mobilize etmiş ve politik konumunu güçlendirmiştir.
Geçmişin mağduriyetleri her zaman yalnızca geçmişte kalmaz. Bazı durumlarda, bu mağduriyetler bugünün eylemlerini meşrulaştıran bir gerekçeye dönüşebilir. Kişi ya da grup, geçmişte uğradığı haksızlığı bugünkü tutumlarının arkasına yerleştirerek, kendi uyguladığı sertliği görünmez kılabilir. Bu noktada kritik olan şey şudur: Mağduriyet, yalnızca bir acı deneyimi değil; aynı zamanda anlamlandırılan, anlatılan ve işlev kazanan bir geçmiştir. Ve bu geçmiş, bazı durumlarda bir tür ahlaki dokunulmazlık üretir. Benzer bir dönüşüm, güç ilişkileri değiştiğinde de gözlemlenebilir. Güçsüzken maruz kalınan şey, güç elde edildiğinde yeniden üretilebilir. Bu, bireysel düzeyde de bilinen bir dinamiğe işaret eder: Şiddete maruz kalan bir çocuğun, ileride şiddeti yeniden üretebilmesi gibi. Burada mesele bireyin “kötülüğü” değil; işlenmemiş deneyimin tekrar etmesidir.
Toplumsal düzlemde de benzer bir yapı görülebilir. Mağdur konumundan çıkan bir özne ya da grup, güç kazandığında, geçmişte maruz kaldığı dışlama ya da baskı biçimlerini tersine çevirerek yeniden kurabilir. Böylece mağduriyet, yalnızca hatırlanan bir şey değil; aynı zamanda yeniden üretilen bir ilişki biçiminin zeminine dönüşür. Bu dinamik, başörtüsü etrafında yürüyen tartışmalarda da belirli yönleriyle gözlemlenebilir. Kuşkusuz başörtüsü yasakları ve bu yasakların yarattığı dışlanma deneyimleri birçok insan için gerçek ve derin bir mağduriyet üretmiştir. Bu gerçeklik tartışma dışıdır. Ancak bu mağduriyetin kamusal alanda temsil edilme biçimi, zamanla yalnızca bir hak talebinin ötesine geçerek bir anlatıya—hatta yer yer bir mağduriyet mitolojisine—dönüşebilir. Bu anlatı, geçmişteki acıyı görünür kılmanın ötesinde, bugünkü konumları meşrulaştıran bir işleve de sahip olabilir. Dolayısıyla burada mesele, mağduriyetin gerçekliğini inkâr etmek değil; onun nasıl işlendiğini, nasıl temsil edildiğini ve hangi durumlarda yeni güç ilişkilerini şekillendiren bir araca dönüştüğünü anlamaktır. Ve belki de en zor kabul edilen nokta şudur: Mağduriyet, her zaman yalnızca zulme maruz kalmanın değil; bazı koşullarda, zulmün yeniden üretilmesinin de zemini haline gelebilir. Kuşkusuz başörtüsü yasakları ve bu yasakların yarattığı dışlanma deneyimleri birçok insan için gerçek ve derin bir mağduriyet üretmiştir. Ancak bu mağduriyetin kamusal alanda temsil edilme biçimi, zamanla yalnızca bir hak talebinin ötesine geçerek bir anlatıya—hatta yer yer bir mağduriyet mitolojisine—dönüşebilmektedir.
Mağduriyet bazen ‘sembolik bir sermaye’, ‘sosyal bir kapital’ olarak işlev görür (Pierre Bourdieu, Die männliche Herrschaft=Erkek egemenliği, 2012). Mağduriyet, ahlaki düzlemde güçlü bir konum sağlar; kişiye meşruiyet, dokunulmazlık ve söz hakkı kazandırır. Bu nedenle aynı zamanda araçsallaştırılmaya ve kötüye kullanılmaya da yatkındır. Tarihsel örnekler bu gerilimi açıkça gösterir. Fransız Devrimi, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik idealleriyle yola çıkmış; ancak aynı idealler adına giyotinle idamlar gerçekleştirilmiştir. Yani özgürleşme iddiası, belirli bir noktada şiddetin meşrulaştırıldığı bir zemine dönüşebilmiştir.
Benzer bir dönüşüm, farklı bağlamlarda da gözlemlenebilir. Başörtüsü yasaklarının yarattığı gerçek mağduriyetlerden, zaman zaman başörtüsü üzerinden kurulan yeni dışlama ve baskı biçimlerine geçiş gibi örnekler, mağduriyetin her zaman sabit bir konum olmadığını gösterir. Mağdur olanın, belirli koşullarda fail konumuna geçebildiği bu dönüşüm, psikoanalitik açıdan da tanıdık bir dinamiğe işaret eder. Bu mitoloji, yalnızca geçmişte yaşanan haksızlıkların hatırlanmasıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda bugün de kimlik, meşruiyet ve siyasal konum üretmenin bir aracına dönüşebilir. Mağduriyet, bu bağlamda sadece dile getirilen bir deneyim değil; dolaşıma sokulan, yeniden üretilen ve kimi durumlarda “pazarlanan” bir sembolik değere dönüşür. Burada mesele, mağduriyetin gerçekliğini inkâr etmek değildir. Aksine, belirleyici olan şey, bu mağduriyetin nasıl işlendiği ve neye dönüştürüldüğüdür. Aynı deneyim, bir bağlamda hak arayışına ve özgürleşmeye hizmet edebilirken, başka bir bağlamda kimliği sabitleyen ve özneyi belirli bir konuma hapseden bir yapıya dönüşebilir. Yani mağduriyet her zaman yalnızca bir zayıflık hali değildir. Belirli koşullar altında, bir güç, bir konum ve hatta bir iktidar üretme aracına dönüşebilir. Ve tam da bu noktada, mağduriyet ile narsistik yatırım arasındaki ilişki görünür hale gelir. Mağduriyet, tanındığında iyileştirir; ama araçsallaştırıldığında, yeni yaralar üretir.
Daniele Giglioli Opferfalle (Mağduriyet Tuzağı, 2016) adlı kitabında, günümüzün kahraman figürünün giderek “mağdur” olduğunu söyler. Artık güç, yalnızca eylemde bulunma kapasitesinden değil; maruz kalınan acının görünürlüğünden ve tanınmasından da türemektedir. Bu çerçevede mağduriyet, yalnızca bir deneyim değil; aynı zamanda bir konum, bir kimlik ve hatta bir tür sembolik sermaye haline gelir. Mağdur olan kişi, yaşadığı zarar üzerinden bir meşruiyet, bir dokunulmazlık ve bir söz hakkı elde eder. Ancak burada paradoksal bir durum ortaya çıkar: Mağduriyet, yalnızca tanınmak ve onarılmak isteyen bir durum olmaktan çıkar; aynı zamanda korunması gereken bir konuma dönüşebilir. Çünkü bu konum, kişiye belirli bir güç, bir dikkat ve bir ahlaki üstünlük sağlar. Bu nedenle bazı durumlarda mağduriyet, kaybedilmek istenmeyen bir kimlik haline gelir. Kişi ya da grup, bu konumu sürdürmek için kendi hikâyesini sürekli yeniden üretir, görünür kılar ve hatta belirli ölçülerde “sahnelemeyi” öğrenir. Mağduriyet, bir anlamda temsil edilen, dolaşıma sokulan ve tanınma talep eden bir dile dönüşür. Bu noktada, mağduriyetin de bir tür narsistik yatırım nesnesine dönüşebileceğini söylemek gerekir. Çünkü burada özne, kendisini “yaralanmış olan” üzerinden kurar ve bu yaralanmışlık, kimliğin merkezine yerleşir. Tanınma ihtiyacı, zamanla yalnızca iyileşme arzusuyla değil; görünür kalma ve konumu kaybetmeme kaygısıyla da iç içe geçer. Dolayısıyla mesele, mağduriyetin gerçekliği ya da meşruiyeti değildir—bunlar tartışmasızdır. Mesele, mağduriyetin hangi koşullarda bir iyileşme sürecine, hangi koşullarda ise bir kimlik sabitlenmesine ve narsistik bir yatırıma dönüştüğüdür.


